Amerikan demokraSİSİ

Amerikan demokraSİSİ

28 Temmuz 2013 Pazar, 13:12:29Güncelleme: 13:43:43

BU yazının yazıldığı saatlerde insanlık can çekişiyordu. Seçtikleri lider için “Yedirmeyeceğiz” deme cüretini gösteren Mısırlılar, keskin nişancılar tarafından başları ve göğüsleri nişan alınarak vuruluyordu. Ölü sayısı 210’u, yaralı sayısı 4500’ü geçmişti; doktorlar ve hemşireler çaresizdi, dehşet içinde sesleniyorlardı: “Yaptığımız sadece ölüleri sayabilmek, İmdat! Mısır medyası katliama en ufak bir biçimde yer vermezken, BBC gayet ahlaksız bir biçimde “Mursi yanlılarının gösterilerinde 100’den fazla ölü” başlığını kullanarak sorumluyu “Mursi yanlıları” olarak tescil ediyor, keskin nişancılardan ve mermilerden bahsetmemeyi seçiyordu. Bir gazetemiz “geçici bir süre için” olan bitene “iç savaş” demeyi başardı, logosunun altında “Türkiye Türklerindir” yazıyordu ama aslında “Bütün buralar İngiliz’in, şşşt, ona göre” diye düşünüldüğü hissini veriyordu. Herhalde tepki aldığı için bu manşeti geri çekti.
Bu yazının yazıldığı saatlerde ABD’den “tık” yoktu. Darbeye darbe diyemedikleri gibi, katliama katliam diyememelerinin üzerinden saatler geçiyordu.
Bu yazının yazıldığı saatlerde, AB, artık Sisi ile aralarındaki ne menem bir hukuk ise, inceldiği elden bırakmadan “teessüflerini” bildirmekle yetiniyor, “tarafları” şiddete başvurmamaları noktasında uyarıyor böylece halkın ordu/devlet tarafından öldürüldüğü gerçeğini karartarak “çatışan halk kitleleri” varmış imasında bulunuyordu. Ricaları da vardı: “Sorumlu geçici makamlara barışçıl ve nizami gösterilere saygı duymaları çağrısında bulunuyoruz.” Ve elbette, Susan Sarandon, Sean Penn, Amerikalı senaristler, tarihçiler ve İngiliz toprak sahiplerinin “anti emperyalist” kaygıları olduğunu düşündüğümüz Taksim isyanına yaptıkları “emperyal” göndermeli mektuplarının bir benzerinden de eser yoktu ortalarda. Sandıktan çıkan liderlere “diktatör, Hitler vb” demek gibi ucuz kahramanlıklara tuzlukla koşan ünlüler, sandıktan çıkan liderleri için canlarını verip keklik gibi avlananlara sahip çıkmak söz konusu olunca dut yemiş bülbül kesildiler.
Bu yazının yazıldığı saatlerde, Mursi’nin Mübarek’le aynı hapishaneye götürüldüğü bilgisi dolaşıma sokuluyor, meydanda ölenlere, ölmek üzere olanlara son istek babında böyle bir ironiyle marine edilmiş meydan okuma servis ediliyordu.
Aynı saatlerde Gezi eylemlerine katılan bazı tanıdık, arkadaşlar dahil, birçok kişi başlarını ellerinin arasına alıp Taksim olaylarıyla denenmek istenen şeyin ne olduğunu anlamaya başlıyordu.
Tarihin bazı anları vardı, “Daha fazla demokrasi” talebi, siyaseti bırakıp sokak dinamikleri üzerinden “halk galeyanı” olarak örgütlendiğinde daha fazla demokrasiye değil , asgari demokrasi koşullarını hiçe sayanların suiistimalleri, operasyonları için hediye çeki hazırlama pozisyonuna tekabül ediyordu.
Bu yazının yazıldığı saatlerde Tahrir’i doldurup darbeye neden olanların bazıları saklanacak bir koltuk altı arıyordu. Bazıları pişmandı, ama istenen rolü oynamışlardı ve iş işten geçmişti. Değil mi ki klasik işgal yönteminin miyadı dolmuştu, artık vekaleten işgali gerçekleştirecek cuntaları/kadroları çağıracak yerli faktör/aktörlere göre yazılıyordu senaryo . Küreselleşme ve dünyanın küçülmesi vb, hep bu anlama geliyordu: Kendisine rol biçilen bir kısım halka bir akıllı telefon kadar yakın olmak. Rol de belliydi: Hegemonyanın perspektifine uygun bir tasarımın kolaylaştırıcısı olmak.
Bu yazının yazıldığı saatlerde, tam da yukardaki nedenlerle sivil toplum denen kavramın alabildiğine endüstriyelleştiğine, bundan sonra halk hareketleri denilen şeyin de epey bir süre zan altında kalacağına emindim. Darbeyi çağıran Tahrircinin durumu gibi. Sivil ama meşru değil.
Bu yazının yazıldığı saatlerde bir halk hareketinin samimiyetini ve kendiliğini ölçen unsurların “Batı tarafından desteklenmemek” ve “ölenlerin uluslararası kamuoyu tarafından umursanmaması” olduğuna artık emindim. Rabia’daki darbe karşıtlarının durumu gibi. Meşru ama canlı değil. Canlı kalmaları sadece bir olasılık.
Amerikan demokrasisi hiç yoktan sebeplerle Irak’a girdiğinde beyin ölümüne düçar olmuştu zaten, ama ölüm saati, bu yazının yazıldığı saatlerdi.
Bu yazının yazıldığı saatlerde arkadaşım ve ben Kudüs TV izleyip ağlıyorduk.

Bir Cevap Yazın